Eve Dönüş Yolunu Arayanların Hikayesi: From Dizisi Üzerine

Modern dünya dediğimiz o devasa, ışıltılı labirent bizi her gün biraz daha kendi özümüzden, yaratılış ayarlarımızdan, yani fıtratımızdan uzaklaştırıyor. Beton blokların arasında, bitmek bilmeyen mesailerin, koşturmacaların ve suni ilişkilerin ortasında kendimizi alabildiğine özgür zannediyoruz. Ancak ruhumuzun derinliklerinde bir yerlerde, aslında çıkışı olmayan daracık bir kasabada kapana kısıldığımızı fısıldayan o cılız, huzursuz sesi hepimiz duyuyoruz. İşte tam da bu varoluşsal sıkışmışlığı, fiziki ve metafiziki bir kabusa dönüştürerek yüzümüze çarpan muazzam bir yapım var karşımızda: From.

Platformların sadece vakit öldürmelik, içi boş fantastik kurgularla dolup taştığı bu zamanlarda, From beni daha ilk bölümünden itibaren bambaşka bir tefekkür kapısından yakalamayı başardı. Dizi Amerika’nın ortasında, giren her yolcunun aynı yollardan dönüp dolaşıp yine merkeze çıktığı, haritada yer almayan, telefon şebekesinin çekmediği, girişi olan ama çıkışı olmayan(!) gizemli bir kasabada geçiyor. Gündüzleri tekinsiz bir sükunetle örtülü; geceleri ise ormanın derinliklerinden çıkan ve tanıdık insan suretlerine bürünerek kapınızı çalan dehşet verici yaratıklarla çevrili bir hapishane burası. Bu haliyle bakınca klişe ve sıradan bir zombi dizisi gibi düşünebilirsiniz ama dizi öyle diyaloglar, öyle anlamlar içeriyor ki, her bir bölümü ayrı bir tefekkür fırsatı sunuyor neredeyse. Gelin şimdi en baştan başlayarak bana neden böyle hissettirdiğini açıklamaya çalışayım.

 

Ağaca denkgelmiş olmanın kader boyutu

 

 

Çıkış Yolu Olmayan Bir Kasabaya Düşmek

Kasabaya giren her yolcunun hikayesi, yoldaki devrilmiş ağaç ve üzerindeki kargalarla başlayan o tekinsiz döngüde birleşiyor; hangi yöne saparlarsa sapsınlar, kendilerini yine aynı çıkmazın merkezinde buluyorlar. Kasabada mahsur kalan bu insanların hikayesi, yeryüzü sürgünümüzdeki şaşkınlığımızdan pek de farklı değil. Biz insanoğlu, fiziksel ve zihinsel sınırlarımızı aşmak için çabalayıp mikrodan makroya teoriler üretsek, hatta başka gezegenlere gözümüzü diksek de, aslında hep aynı kısıtlı gerçekliğin içinde dönüp duruyoruz. Dizideki karakterler de bu arayış karşısında tıpkı insanlık gibi bölünmüş durumda: Kimisi kasabanın sırrını çözmeye çalışan ‘arayış içindekiler’, kimisi ise bu hapishaneyi sorgusuzca kabullenenler… Ne var ki insanlığın ezici çoğunluğu, dünya hayatının mekanik rutininde, işe gidip para kazanma telaşında veya kendilerine biçtikleri küçük dünyaların dar sınırlarında ömür tüketiyor. İşte bu kısılmışlığın ortasında iki temel insan tavrı beliriyor: Kendi varoluş yasalarını çözmeye çalışarak ruhunu bu kasabada (ve dünyada) nasıl muhafaza edeceğini dert edinenler ile hiçbir nizamı, ahlaki sınırı umursamadan rüzgarın önündeki bir saman çöpü misali günübirlik yaşayanlar.

 

İnsanın yaratılan düzen hakkında tevekkül etmesi

 

Eve Dönme Arzusu

Bu çıkışı olmayan kasabaya yolu düşen herkesin artık tek bir isteği var: “Eve dönmek”. Her ne pahasına olursa olsun o alıştıkları normal hayata, başladıkları yere dönmek istiyorlar. Tasavvufi lügatte bu yakıcı arzu, ruhun vatan-ı asli’sine, yani asıl yurduna duyduğu o ezeli sıla hasretiyle birebir örtüşüyor. Bizler de bu yeryüzü arafında aslında birer gurbetçi değil miyiz? Hz. Mevlana’nın kamışlıktan koparıldığı için feryat eden “ney” mecazında olduğu gibi, insan ruhu da dünya sürgününe gönderildiği andan itibaren o kutsal menşeini, yani bezm-i elestteki o ilk evini özler. Kasaba halkının gecenin dehşetinden kaçıp sığınacak bir saçak altı, gündüzün çaresizliğinde ise bir kurtuluş yolu araması; dünyevi musibetlerle hırpalanan insanın ahirete, o mutlak emniyet yurduna sığınma iştiyakına benziyor diyebiliriz. Kur’an-ı Kerim’in, “…Şüphesiz dönüş yalnız Rabbinedir.” (Alak, 8) ayetindeki hakikat insanın elbet bir gün O’na döneceğimizi anlatıyor ve insanın hayatı da bunun yollarını aramakla geçiyor. Çünkü insan fıtratı, nerede ve hangi kabusun içinde mahsur kalırsa kalsın, fıtratının pusulası daima o ilk ve nihai “Ev”e, yani her şeyin başladığı ve biteceği o tek Merkez’e dönmeye ayarlı.

 

Eve gitmenin yolunu her zaman aramaya devam ediyoruz

 

Geceleri Çıkan Zombiler

Dizide geceleri çıkan insan görünümlü zombilere gelelim. Görünüşleri sıradan insanlar gibi — hatta çoğu zaman gülümseyen, dostane bir yüz ifadeleri var. Ancak yalanla, ikna ile, sevecen bir maskeyle yeteri kadar yaklaştıklarında öldüren canavarlar bunlar. Bu, klasik zombi anlatısından ayrılan çok özel bir tercih gibi geldi bana. Çünkü klasik zombi doğrudan canavardır; ne aldatır, ne konuşur. From’un canavarlarıysa insanı önce kandırıyorlar. Bazen çok sevdiğiniz bir kadın şeklinde görünüyorlar bazen sevimli bir babanne, bazen sizi kurtarmaya çalışan bir itfaiyeci. Aslında bu dünyada da insanın ruhunu yıkan şeyler, kaba kuvvetin çok ötesinde şeyler değil mi?

Bu güler yüzlü vahşet, tam olarak şeytanın ve insanın kendi nefsinin en sinsi kandırma metodunu simgeliyor gibi. Şeytan da insana elinde gözle görülür bir silahla ya da ürkütücü bir suretle yaklaşmaz; aksine zihnimizin pencerelerine usulca vurarak en zayıf damarımızdan girer, günahı ve çürümeyi bize süsleyip püsleyerek sunar. İlahi kelamda şeytanın bu ‘dostane maskesi’ ve ikna kabiliyeti, Hz. Adem ve Hz. Havva’yı aldatış kıssası üzerinden anlatılır: ‘Ve onlara: Şüphesiz ben size öğüt verenlerdenim (sizin iyiliğinizi istiyorum) diye yemin etti.’ (A’râf, 21). İşte o yaratıkların kapı eşiğinde bekleyen insanlara tatlı dille sevdiklerinin sesini ve görüntüsünü taklit ederek seslenmesi, tam olarak bu ayetteki sinsi vaadin ekrandaki tecessümüdür diyebiliriz.

Nefis de tıpkı o canavarlar gibi içimizde yaşar ve bizi kendi felaketimize ikna etmek için binbir meşru mazeret üretir. Kötülüğü emreden o ses (nefs-i emmâre), haramı helal, yalanı strateji, bencilliği ise ‘kendini koruma içgüdüsü’ gibi sevecen kavramların arkasına gizler. Hadis-i şerifte buyrulduğu üzere, ‘Cehennem, nefsin hoşuna giden şeylerle (şehvetlerle) kuşatılmıştır.’ (Buhârî, Rikâk 28). Canavarların o aldatıcı cazibesi, günahı cazip kılan bu dünyevi örtüdür. Ruhun emniyetini sarsan asıl tehlike dışarıdaki kaba kuvvet değil; içerideki nefsin o tanıdık fısıltıya aldanıp, aradaki sınırları yok ederek tılsımın etkisini kaldırarak kendimize zarar vermesine imkan vermektir. Tılsım demişken, onun gerçekte neyi temsil ettiğini düşündüğümü de diğer başlık altında bahsedeyim.

Tılsımın Koruyuculuğu

Dizide Boyd’un ormanın derinliklerinde, adeta kadim bir tapınağın kalıntısı gibi duran bir oyukta keşfettiği o küçük taş parçaları, kasaba halkı için ölüm ile yaşam arasındaki yegane çizgiyi temsil ediyor. Bir mekanın kapısına ya da duvarına asılan, pencereleri kapatılan o ilkel tılsım (talisman), dışarıdaki canavarlar ne kadar güçlü ve vahşi olurlarsa olsunlar, o eşiği geçmelerine engel oluyor. Yaratıklar sabaha kadar kapının önünde bekleyebiliyor, camlara vurabiliyor, tebessüm ederek fısıldayabiliyorlar; fakat tılsımın koruduğu o manevi sınırı asla fiziki bir zorlamayla aşamıyorlar.

Peki, bizim dünyamızda bu tılsım tam olarak neye denk gelir? Felsefi ve manevi bir pencereden baktığımızda tılsım; insanın inancını, ahlaki ilkelerini, iradesini ve en önemlisi fıtratını sembolize ediyor diye düşünüyorum. Hayatın tüm şer odakları, günahları ve insanı çürüten manevi canavarları dışarıda pusuya yatmış beklerken, bizi koruyan yegane güç kalbimizin ve zihnimizin kapısına astığımız o kutsal değerlerdir. Tılsım, insana sınır çekmeyi öğretir. Sınırları olan insan, emniyettedir. İster modern dünyanın hazcı dayatmaları olsun, ister içimizdeki karanlık fısıltılar; ruh kendi muhafaza duvarlarını dik tuttuğu müddetçe dışarıdan gelecek hiçbir saldırı onu yıkamaz.

Bu hakikat, İslamiyette de şeytanın insan üzerindeki acziyetiyle muazzam bir paralellik gösteriyor aslında. Dini metinlerde hep okuduğumuz bir gerçek var, şeytanın insanı zorla günaha sürükleyecek mutlak bir gücü ya da dayatması yoktur. Ama hangi insanlara? Nahl Suresi 99. ayette şöyle buyruluyor: “Şüphesiz, iman edip de yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir hakimiyeti yoktur.” Dizideki yaratıklar da tıpkı bu ayette tasvir edilen şer kuvvetleri gibi, tılsımla mühürlenmiş bir eve asla zorla giremezler. Onların tek silahı ikna kabiliyetleridir; bir insanın zaafını bulup, ona kapıyı veya pencereyi kendi rızasıyla açtırmaya çalışırlar.

Canavarlar eve ancak ve ancak içeriden biri o kapıyı araladığında, yani irade teslim bayrağını çektiğinde sızabilir. Bu yönüyle dizi, bize adeta şunu söylüyor: Başımıza gelen felaketlerin ve ruhsal çürümelerin müsebbibi dışarıdaki karanlığın gücü değil, bizim kendi ellerimizle o tılsımı düşürmemiz, sınırlarımızı çiğnetmemizdir. Ruhunu korumak isteyen insan, her ne pahasına olursa olsun o eşiği muhafaza etmek, dışarıdaki fısıltı ne kadar tanıdık gelirse gelsin, kapıyı içeriden kilitlemeyi bilmek zorundadır.

Gaipten Gelen Sesler ve İşaretler