Denizden Gelen Kötülük: The Odyssey’de İrade ve Öz-Yüzleşme

İtiraf etmek gerekirse, filme Homeros’un Odysseia destanına hakim biri olarak gitmedim filme. Mitolojinin ismini kıyısından köşesinden duymuş olsam da Odysseus’un hikâyesini detaylarıyla okumamıştım; filme de büyük ölçüde bu detayları bilmeden, tamamen arkadaş daveti ve IMAX sinema nasılmış en azından onu görürüm diyerek sıradan bir sinema izleyicisi merakıyla gittim. Ancak sinemada tanık olduğum anlatı beni 3 saat ekranda sabit tutunca, ertesi gün kendimi hem bu antik destanın ayrıntılarını araştırıeken hem de film üzerine yapılan felsefi okumaları incelerken buldum. Çünkü karşımızdaki yapım, sadece görsel bir şölen değil; klasik bir “kahramanın yolculuğu” (Hero’s Journey) kalıbı üzerinden insan fıtratını ve ahlaki dönüşümü sorgulayan derin bir anlatının eseri.

Hollywood filmlerinin kanıtlanmış vazgeçilmez döngüsü: “Kahramanın Yolculuğu”

Hikâyenin omurgasını oluşturan eve dönüş yolculuğu, aslında büyük bir ahlaki çöküş ve kibirle başlıyor. Troya Savaşı’nı bitiren o meşhur Truva atı hilesi (bilmeyenler için savaşta karşı tarafa hediye olarak gönderilen tahta bir at içerisine askerler gizleniyor ve at içeri alınınca bu askerler çıkıp kaleyi ele geçiriyor.), dışarıdan bakıldığında dahice bir askeri zekâ gibi görünse de esasen misafirperverlik, savaş ahlakı ve iyi niyetin suistimal edildiği büyük bir kötülük. Odysseus ve adamları, savaşın ve krallığın yazılı olmayan ahlaki kurallarını çiğneyip kent kapılarını kurnazlıkla açtıktan sonra şehri yağmalar, masumları katlederler. Mitolojide ve film boyunca sıkça kederle anılan “denizden gelen o lanetli adamlar”, aslında dışarıdaki bir düşman değil; kibre kapılıp ahlaki sınırları yok sayan, kendi içlerindeki kötülüğe yenik düşen Odysseus ve ordusunun ta kendisidir. (Günümüzde çok yakında benzer bir akıbete aynı kibirleri, savaş kurallarını ve tüm ahlaki değerleri hiç sayan İsrail’in de benzer bir akıbete uğrayacağını düşünüyorum.)

“İnsanlarda tanrı arama, her zaman hayal kırıklığına uğrarsın.”

İşte tam da bu noktada filmin felsefi derinliği devreye giriyor. Troya’da işlenen o büyük ahlaksızlığın ardından eve dönüş yolu, Odysseus için basit bir coğrafi mesafe kat etme çabası olmaktan çıkıp; kendi kibriyle, pişmanlıklarıyla ve vicdan azabıyla yüzleştiği çetin bir arınma mücadelesine dönüşüyor. Yukarıdaki replikte ifade edildiği gibi, zafer sarhoşluğuyla kendilerini adeta tanrı gibi gören ve ilahi yasalara kafa tutan Grekler, fani olduklarını ve zaaflarını ancak ağır bedeller ödeyerek anlıyorlar. Odysseus’un tanrıça Athena ile kurduğu diyaloglar veya yaşadığı mistik olaylar, belki de savaş sonrası travmasının ve Troya’da kıydığı masumların vicdanında yarattığı sanrıların birer yansıması.

Hediye edilen içi asker dolu Truva atı

“Adağın gücü, adanan şeyin ne kadar büyük olduğuna bağlıdır.”

Kahramanın bu dönüşüm yolculuğunda adaklar ve kurbanlar meselesi temel ahlaki motor haline geliyor. Troya’da yapılan ahlaksızlığın diyeti olarak Odysseus krallığını, gençliğini, akıl sağlığını ve en yakın dostlarını denize kurban veriyor. İşlediği kötülüğün bedelini ödemeden ve kibrinden arınmadan evine, yani huzura ulaşması mümkün olmuyor. Bu sahnede aklıma Hz İbrahim’in Allah için kendi oğlunu adaması ve onu kurban etmek istemesi geldi. Allah onu, kendisi için en değerli varlık olan oğlu ile denedi ve Hz İbrahim oğlunu kurban ederek yani Allah’a adayarak bu imtihanı kazanmıştı. Filme devam edelim.

Filmin bence en etkileyici sahnelerinden biri ise şüphesiz Sirenler sahnesiydi. Eve dönerken gemileri sirenler çalan bir bölgeden geçmek zorunda ve öyle bir melodi ki bu, insan iradesinin karşı koyması mümkün değil. Sirenler Odyseus’a sadece büyüleyici bir melodi değil; geçmişini, pişmanlıklarını ve bilmek istediği tüm hakikatleri vaat ediyor aslında. Bu sebeple de karşı konulacak gibi değil. Ancak Troya’daki hatasından ders çıkaran ve kendi zayıflığını kabul edecek olgunluğa erişen Odysseus, bu arzuya yenilmeyi engellemek için mürettebatına kulaklarını balmumuyla kapatmalarını söylerken kendisini geminin direğine sıkı sıkıya bağlatıp mürettebatı da tembihliyor: “Ne olursa olsun, ne kadar yalvarırsam yalvarayım iplerimi çözmeyeceksiniz!”

Burada insan iradesine dair harika bir ders var. İrade, sadece tutkulara karşı koymak değil; insanın kendi fıtratındaki zaafı bilerek, o arzunun peşinden gitmesini engelleyecek sınırları kendi iradesiyle koyabilmesidir. Odysseus’un kendisini bağlatması, kahramanın yolculuğunda kibrini yenip nefsini kontrol altına almayı öğrendiği en önemli an bana göre. Sadece bu sahnenin üzerine binlerce satır yazılabilir belki.

“Bir insanı en iyi aşağıdan baktığında görürsün.”

Nitekim yolculuğun sonunda Ithaka’ya bir dilenci kılığında döndüğünde sarf edilen bu cümle, kahramanın katettiği ahlaki mesafeyi özetliyor. Tahtında oturup kibirle hükmeden kral gitmiş; sınanmış, ezilmiş ve insanlara “aşağıdan bakmayı” öğrenerek kibrini yenmiş bir adam gelmiştir. Yurduna yeniden döndüğünde şatafatlı bir törenle zafer kazanmış bir kral olarak değil, dilenci kılığında kimseye farkettirmeden girerek hem ona yönelmiş okları etkisiz hale getirmiş hem de kibrini daha fazla beslemenin önüne geçmiştir. Yine hatırlatmakta fayda var, benzer bir hikayeyi bundan on yıllar sonra terör devleti İsrail ve siyonistlerin yeryüzünde silinmesini konu alan bir filmde muhtemelen yeniden izleyeceğiz (inşallah)

Görsel Atmosfer ve IMAX İllüzyonu

Filmin genel atmosferine değinecek olursak; yönetmen tercihini pırıl pırıl, canlı bir antik Akdeniz’den yana kullanmamış. Aksine, sürekli bulutlu, kasvetli, sarı ve taba tonlarının hâkim olduğu kapalı bir gökyüzü tercih edilmiş. Bu renk paleti ve dumanlı hava, Odysseus’un zihnindeki belirsizlik ve evinden uzak kalmanın getirdiği o hüzünlü ruh haliyle muazzam bir uyum yakalamış. Diğer yandan şunu da biliyoruz ki, kapalı ve puslu hava her zaman görsel efekt maliyetlerini de düşürür ve daha hatasız bir iş ortaya çıkmasına fayda sağlar.

Filmin yönetmeni Christopher Nolan ve IMAX kamerası

Gelelim IMAX tarafına. Film vizyona girmeden önce günlerce “IMAX kameralarıyla çekildi” reklamları döndü. Sosyal medyada IMAX 70mm görselleri dolaştı. Bir IMAX filminin kaç. metre olabildiğiyle ilgili videolar döndü. Şunu açıkça ifade etmek lazım: Prodüksiyon tasarımı, efektler ve özellikle ses tasarımı gerçekten üst düzey yapılmış, buna sözüm yok. Sirenlerin fısıltıları, dalgaların gürültüsü salonda adeta fiziksel bir basınç oluşturuyor. Fakat filmin bu IMAX propagandası ve teknik pazarlaması, ne yazık ki filmin asıl anlatmak istediği hikayenin ve felsefi alt metnin önüne geçiyor bence. Sinema teknolojisi elbette önemli, ancak seyircinin duygusal bağ kurması gereken bir destanda pazarlama dilinin bu kadar öne çıkarılması sinemasal büyüyü biraz zedeliyor bana göre. Açıkçası, evinizde kaliteli bir ekranınız ve iyi bir çift stereo hoparlörünüz varsa, filmin sunduğu o atmosferik derinliği ve ses zenginliğini ev konforunda da hemen hemen aynı tadla deneyimleyebilirsiniz. Uzun yıllardır bir filmi sinemada izlemediğim için IMAX’i diğer sinemaların görsel kalitesiyle de pek karşılaştıramadım. Sanırım beklentim daha yüksekti bu teknolojiden. Hafif bir ekran eğikliği ve normale göre büyük bir ekranı dışında ben normal sinema salonları ile pek bir fark göremedim. Kararı size bırakıyorum.

Bu arada, 3D teknolojisini seven birisi olarak bu filmde o teknolojinin de kullanılmasını ve o şekilde izlemeyi tercih ederdim.

 

Yan Karakterlerin Eksikliği

Bence başrol oyuncusu Matt Damon portresini çizdiği Odysseus’un çaresizliğini, gururunu ve yalnızlığını muazzam bir performansla sırtında taşıyor. Ancak aynı özen ve derinlik maalesef yan karakterlere gösterilmemiş. Örneğin karısı Penelope… Yıllarca kocasını beklemekle yeniden evlenip krallığı korumak arasında sıkışıp kalan bir kadının içsel çatışması son derece yüzeysel geçilmiş. Motivasyonlarının altı doldurulmadığı için seyirci Penelope’nin yaşadığı trajediyi tam olarak hissedemiyor. 

Penelope

Benzer bir eksiklik antagonist, yani kötü karakter tarafında da göze çarpıyor. Odysseus’un yokluğunda saraya çöken, karısıyla evlenip kral olmak isteyen taliplerin başı (Alacakaranlık filminden tanıyorum kendisini), ne yazık ki derinliği olan bir düşmandan ziyade çizgi filmlerden fırlamış tek boyutlu bir kötü adam olarak kalmış. İnsan böyle büyük bir destanda, ana karakterin karşısında motivasyonları sağlam, altı dolu ve güçlü yan karakterler görmek istiyor. Düşman ne kadar güçlü ve derin olursa, kahramanın mücadelesi de o kadar anlam kazanır çünkü.

Antagonist

Her şeye rağmen The Odyssey, hikayesinin sürükleyiciliği, insan iradesine dair barındırdığı felsefi sorgulamaları, belki 7-8 yerde tek başına replik olabilecek sorgulayıcı diyalogları, başarılı ses tasarımı ve filmin karanlık atmosferiyle üç saate yakın seyirciyi ekrana bağlamayı başarıyor

İyi seyirler.

Ali Burak Cesur