Yavuz Bahadıroğlu İle Osmanlı’ da Aile Üzerine Söyleşi – 1

    Kitaplarını çocukluğumdan beri okuduğum tarihçi yazar Yavuz Bahadıroğlu’ yla keyifli bir söyleşiye katıldım bu hafta. Söyleşinin konusu Osmanlı’da Aile ve Kültür Hayatı idi. Öyle güzel ve dolu dolu geçen bir konuşmaydı ki çok fazla lafı uzatmadan söyleşiden aldığım notları aktarmak istiyorum.
               Osmanlı insanına sanki uzaydan gelmiş gibi bakıyoruz ama onlar bizim ninelerimiz, dedelerimiz diye başlıyor söze yazar. Yabancılar kendi ecdadlarını hep Aslan
Yürekli Richard, Büyük İskender gibi ünvanlarla anarken kendi dedelerine kanlı katil, ayyaş, kızıl sultan, vatan haini diyen başka millet var mıdır acaba diye sitemle devam ediyor. Sonra Dr. Brayer’in İstanbul’da 9 yıl kitabından bir alıntı yapıyor: “Bir şey tespit ettim” diyor Brayer, “Osmanlı insanı Peygamberini çok seviyor, O’nun izinden gidiyor, O’ nun gibi yaşamaya çalışıyor.Bütün Osmanlı tarihi bundan ibarettir.” Elbette bu insanların hataları var, yanlışları var ama bu yanlışlar bir günde yapılmadı ki, altı yüz seneye dağıtacaksınız, günün koşullarını, savaş şartlarını dikkate alacaksınız. Hep bize dayatırlar, “Ermenileri kestiniz!” Cevap: “Abi iyi de onlar da bizi kesti ya, durup dururken müslüman olan komşularını öldürmeye başladılar, Ruslarla işbirliği yaptılar, kendi ekmek yedikleri vatanı arkadan hançerlemeye başladılar, hangi devlet yapısı buna müsamaha ile bakabilir? Şimdi diyorlar ki tarihinizle yüzleşin, kabul edin onları öldürdünüz. Cevap şöyle: Onlar da kabul etsinler ki bizi öldürdüler. Bunlar savaş şartlarında yaşanan şeylerdir, acı
şeylerdir.”
                İnsanın melek olmadığını, herkesin hayatta hatalar yapabileceğinin de  altını çiziyor yazar. Allah “Benden umudunuzu kesmeyin.” buyuruyorsa demek ki af kapısı da vardır bu işin. İnsanın diyor bir tarafı şeytan bir tarafı melektir. Doğru insanların yanlış tarafları olduğu gibi yanlış insanların da doğru tarafları vardır. Bunu padişahlara da, sadrazamlara da, vezirlere de uyarlayabilirsiniz. Onun için tarihi inşa edenleri bir melek gibi değil insan olarak ele almamız gerekiyor. Osmanlı insanı, bu çerçeve içinde insan yetiştirmek için devleti kurmuştur.
                Osmanlı’ nın genlerini hep taşıdığımızı ama bu genlerin bazı alanlarda kesintiye
uğradığından bahsediyor sonra. Örneğin; mimaride Mimar Sinan’ ın üzerine bir adam inşa edememişiz. Çünkü bu eğitim sisteminden ve bu terbiye metodolojisinden Sinan gibi insan çıkmaz diyor ve bir arkadaşından bahsediyor:
“Alman mühendis bir arkadaşım vardı, İstanbul’a geldi, 80’li yaşlarda
müslüman oldu sonunda. Olma dedim, bizim müslümanlar tesbih çekmekten başka
birşey yapmıyor, siz almanlar icat micat yapıyorsunuz, şimdi müslüman olunca sen de cübbe giyer, sakal bırakır, tesbih çekersin. Müslüman çok, adam gibi adam olmak lazım dedim.” diyor, Alman ise yok demiş ben öyle olmayacağım. Sonra Mihrimah Sultan camiine gitmek istemiş. Camiyi iyice inceledikten sonra çok merak ettiğim birşey var demiş. Nasıl beş yüz sene önce yaptığınız bu cami bu günlere gelebiliyor da yeni mühendislerinizin, mimarlarınızın yaptığı camiler 5.6 büyüklüğünde bir depremde yerle bir oluyor? diyor ve ekliyor: “Siz aynı milletin çocukları değil misiniz ?” Cevap açık tabi: “Eski mimarlarımız harca besmele katıyormuş, yeni mimarlarımız hile hurda katıyor!”
“Besmele” diyor yazar Osmanlı insanının olmazsa olmazıydı. Evlerinizde bir besmele
levhası bulunsun diyor. Osmanlı insanı besmeleyle işe başlardı, biraz sıkılınca ‘Hasbünallah’ derdi, şaşırdığı zaman ‘Allah Allah’ derdi, yıldığı zaman ‘Neuzubillah’ çekerdi. Buluştuğu zaman “Allah’ın rahmeti üzerine oldun diye selam verir, ayrılırken Allah’a emanet ol’’ derdi. Hayatın her alanında Allah olduğuna dikkat edelim. Sonra bunları değiştirdik. Şimdi adamın bir yakını ölüyor, ‘başınız sağolsun’ diyoruz. Ne demek başınız sağolsun? Önceleri Allah rahmet etsin derdik, mekanı cennet olsun derdik. Sabah kalkınca selamla rahmetle başlardık, şimdi günaydın, tünaydın geldi. Yani kendi ruhumuza, kendi dinamiklerimize, kendi kültür ve medeniyetimize yabancılaştırıldık. Bu
yabancılaşmayı bir yerden kırmak lazım. Türkiye müthiş bir süreç geçiriyor, bu sadece siyasi anlamda olursa sürekli olmaz, ruhsal alana da yansımalı diyor. Düşünsenize sabah Allah’ın adıyla hayata başlayan insan öbür kardeşine kötülük yapabilir mi ? Eşini dövebilir mi? Efendimiz’ in (sas) torunlarını, eşlerini, çocuklarını dövdüğüne dair en küçük bir rivayet var mı, görebilir misin? Bu terbiye metodolojisinin özünde bir gün Allah’a hesap vermek vardır. Yaptığı her yanlışın, girdiği her kul hakkının sorgulanacağı inancı vardır. Osmanlı’ da bütün o ötekilere tanıdıkları toleransların özünde üzerlerine kul hakkı almamak kaygısı vardır. Örneğin; Fatih Sultan Mehmet’e baktığınızda İstanbul’ u fetheder etmez Hristiyanlara bir amanname yayınlıyor. Özet olarak beş maddesi var, ikisi şöyle:
1. İnançlarınızda özgürsünüz. O Allah’la aranızdaki meseledir, onu siz çözeceksiniz.
2. İbadetinizde özgürsünüz. Bir toplumun inançta özgür
bırakıp ibadetlerine müdahale etmek o millete yapılabilecek en büyük işkencedir.
Niye bunu istiyor, çünkü hak etmediği şeyle muamele etmek kul hakkına girer ve kul hakkı affedilmeyecek haklardan. Onunla gitmek istemiyor. Sadece kul hakkı değil, karıncanın hakkını gözeten bir devlet yapısı düşüneceksiniz. Kanuni’ nin ağaçları saran karıncayı öldürebilir miyim diye Şeyhülislam’ a yazdığı şu dizeleri hatırlatıyor sonra:
               Dırahtı ger sarmış olsa karınca
               Ziyan var mıdır karıncayı kırınca
Şeyh Efendi’den şöyle cevap geliyor:
                          Yarın Hakk’ın divanına varınca
                          Süleyman’dan hakkını alır karınca
İşte bu hassasiyet insanlarını yetiştiği bir ortam var Osmanlı’da, aile.  Aile doğru insan yetiştirmek için kurulur. Devlet de öyle. Ama çocuklara bakıyorsunuz, altı yaşına kadar iyi sonra bir veriyorsunuz okula, ne yapıyorsa yapıyor, çocuğu bozuyor. O zaman sistemde bir arıza aramak lazım. Sistem insan üretmiyor, şablonlu kafalar üretiyor. Şunu seveceksin, şundan nefret edeceksin deniyor. Çocuğa kimi seveceği kimi sevmeyeceği söylenmez. Ona kriterler vereceksiniz. Mesela kul hakkına girmeyeceksin diyeceksiniz. Böyle olması gerekirken, bir takım şablonlar, şiirler ezberletiliyor. Eğitim doğru düzgün olmadığı için de ailenin önemi eskisine göre iki misli artıyor.
    Yazı çok uzun olacağı için notların devamı inşallah bir dahaki sefere.
İmzalı Kitabım

CEVAP VER

Lütfen yorum yapın!
Buraya lütfen isminizi girin.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.